10 Yıldır İnsanları Neden Korkutuyorum?

Tam on yıl oldu. Alsancak’taki bu eski, soğuk duvarlı binanın kapılarını ilk açtığımda, insanların kendi rızalarıyla bir kabusun içine girmek için sıraya gireceklerini tahmin ediyordum; ancak o kapı kapandıktan sonra içeride yaşanacak psikolojik dönüşümlere asla hazırlıklı değildim. Binlerce çığlık, yüzlerce pes eden grup ve sayısız “Beni buradan çıkarın!” yalvarışı… Korku, benim için artık sadece ticari bir eğlence aracı değil, insanın en ilkel maskesini düşüren ve gerçek karakterini ortaya çıkaran acımasız bir aynadır.

Peki, neden geliyorsunuz?

Neden sıcak, güvenli evinizde Netflix izlemek varken, zifiri karanlık bir koridorda, elinde sadece cılız bir fenerle, köşeyi dönünce ne çıkacağını bilmeden yürümek için para ödüyorsunuz? Cevap sandığınızdan daha basit: Adrenalin ve “gerçek hissetme” ihtiyacı. Modern hayatın güvenli ama boğucu monotonluğu, insan ruhunu köreltiyor; biz burada size sahte bir tehlike sunarak, biyolojik olarak “hayatta kalma” güdünüzü tetikliyoruz. Beyniniz tehlikede olmadığınızı mantıken bilse de, karanlıkta üzerinize koşan bir siluet gördüğünde kalbiniz bir aslandan kaçıyormuşsunuz gibi atar. Bu biyolojik kandırmaca, vücudunuza muazzam bir dopamin pompalar ve oyun bittiğinde hissettiğiniz o rahatlama hissi, bağımlılık yapıcıdır.

Kamera Arkasındaki Sosyoloji

Operasyon odasında, o siyah beyaz güvenlik monitörlerini izlemek, canlı bir sosyoloji tezi yazmak gibidir. Dışarıda “Ben hiç korkmam, en sert modu açın” diyen aşırı özgüvenli tiplerin, oyunun henüz beşinci dakikasında, o meşhur “Lanetli Köşk” senaryosunun ortasında nasıl sindiğini defalarca gördüm.

Buna karşılık, gruba zorla getirilmiş gibi duran sessiz sakin kişilerin, kriz anında nasıl soğukkanlı bir lidere dönüştüğünü izlemek şaşırtıcıdır. Aktörlerimiz rastgele bağıran kişiler değildir; onlar, sizin vücut dilinizi saniyeler içinde okuyan, grubun en zayıf halkasını tespit eden ve korku dozajını o halkanın kopma noktasına kadar getiren profesyonellerdir. Eğer gruptan koparsanız, av olursunuz; kural budur.

Eskiden korku evi denilince akla sadece asma kilitler ve basit şifreler gelirdi. Şimdi ise durum çok farklı.

On yıl içinde bu sektör, basit bir marangozluk işinden, karmaşık bir mühendislik ve tiyatro sanatına dönüştü. İzmir Korku Evi’nde artık manyetik sensörler, lazer tuzakları ve odadaki hareketinize duyarlı 3D ses sistemleri kullanıyoruz. Siz karanlıkta titreyerek bir ipucu ararken, duvarın içindeki mekanizmanın kalp atış hızınıza senkronize bir “bas” sesi yaydığını fark etmeyebilirsiniz, ama beyniniz bunu algılar ve huzursuzluğunuz artar. Dekorun gerçekçiliği, kurgunun başarısıdır.

Güvenlik ve Sınırlar

“Temaslı oyun” kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılıyor ve bu konuda açık olmalıyım: Biz sadist değiliz. İzmir Korku Evi’nde kurallar katıdır çünkü güvenlik, korkudan önce gelir. O demir kapılar üzerinize kilitlendiğinde hissettiğiniz çaresizlik gerçektir ama sizi 7/24 izleyen ekibimizin kontrolü asla elden bırakmadığını bilmelisiniz. Panik butonu bir dekor değildir; sınırlarınızı zorlarız, ancak o sınırı asla ihlal etmeyiz.

On yılın sonunda öğrendiğim tek ve en önemli şey şudur: Herkesin bir korkusu vardır.

Kimisi karanlıktan, kimisi yalnızlıktan, kimisi de palyaçolardan veya oyuncak bebeklerden korkar. Bizim işimiz o spesifik korkuyu bulmak, onu işlemek ve sizin onunla yüzleşmenizi sağlamaktır. Eğer siz de sıradan bir akşam geçirmek yerine, kendi sınırlarınızı test etmek ve bu evden “sağ” çıkmanın verdiği o eşsiz zafer hissini yaşamak istiyorsanız, kapımız her zaman açık.

Ama unutmayın; bu eve girmek kolaydır, zor olan o kapıdan içeri girdiğiniz kişiyle aynı kişi olarak çıkmaktır.

Cesaretiniz varsa bekliyoruz.

“10 Yıldır İnsanları Neden Korkutuyorum?” üzerine bir yorum

Yorum yapın